İDADİK (1995)

MUHARREM KAYA SORDU: “TÜZÜĞÜ OKUDUN MU?”

Sene 1995; Ayşen’le İDADİK’e üye olduğumuz ilk yıl. İDADİK’den önce çeşitli dağcılık guruplarıyla 1991 yılından itibaren düzenli olarak doğa yürüyüşlerine katıldığımız için daha ziyade B ve C gruplarıyla yürüyoruz. O zamanlar kulübün en popüler rehberi olan Muharrem Kaya bir yürüyüşte bana “İDADİK Tüzüğünü okudun mu?” diye sordu. Bocaladım bu soru karşısında, “Kulüp yönetiminden talep ettiğim halde bir kopya veremediler” dedim. O yıllarda bilgisayar henüz çok yaygınlaşmadığından sanal ortamdan bilgi edinme olanakları çok kısıtlıydı. “Ben kendi kopyamı vereyim, oku” dedi ve dağ çantasından çıkarıp bir basılı metin verdi.

DEDE973239Bir hafta sonra tüzüğü Muharrem’e iade ederken, fikrimi sordu. “Bu Tüzük ile bu Kulübün bir ilişkisi yok, ya da varsa henüz bunu hissedemiyorum.” dedim. Bunun üzerine Muharrem şöyle dedi: “İşte bu nedenle Kulübümüzde Tüzüğün tam olarak uygulanmasını isteyen üyelerle bir grup oluşturduk, amacımız İDADİK’i kurumlaştırmak!” diyerek beni gruplarına davet etti. Kendilerine “Değişim-Dayanışma” ismini veren bu İDADİK üyeleri, bir sonraki Genel Kurulda yönetimi devraldı ve ben de yönetim kurulunda görev yaptım.

İDADİK yönetiminde çalıştığım sürece Muharrem’in o sorusunu hep hatırladım ve Tüzüğümüzü neredeyse ezbere bilirdim. Sonraki yıllarda da tüzük yenileme çalışmalarında hep görev aldım. Yönetim Kurulu olarak aldığımız bütün kararlarda Kulüp tüzük ve yönetmeliklerine kesinlikle bağlı kaldık. Zira inanıyorduk ki bir örgütü kurum yapan en önemli husus, eşitlik şeffaflık ve katılım evrensel pransipleri yanında, kuruluş kanunlarına tüzüklerine ve yönetmeliklerine harfiyen uymaktır. Zira Kulübün kuruluş amacını ve yönetim kurallarını belirleyen Tüzüğümüz, Kulübümüzün Anayasasıdır. Buna uymakta ne kadar dikkatli olursak, kurum olma özelliğimize o kadar yaklaşırız.

Basındaki şerefli yerimizi almak, hep ilkleri yapmak, bilmem ne kadar dağa ayni anda çıkmak gibi parlak projeler tüzük amacının öne çıkardığı konular değildi. Öncelikli amaç üyelerimizin dağcılığını geliştirmek olmalıydı. Onun için A grubunu daha sportif hale getirdik, B grubunu hızlandırdık ve C grubunu çoğaltmaya çalıştık. Birkaç kişiyle bir çok etkinlik kotarmak yerine, Yüksek Dağ etkinliklerine katılımı artırmak için Kulüp olanaklarını olabildiğince zorladık. Daha da önemlisi Kulübün can damarı olan rehberlerimize çok değer verdik. Eğitimlere önem verdik ve teknik malzeme alımını geliştirdik. Bunlara ilaveten sosyal faaliyetlerle birliğimizi güçlendirip kendimize çeki düzen verdikten sonra, diğer kulüp ve organizasyonlarla daha yoğun ilişkiler kurmaya başladık. Bütüm bu çalışmalar süresince hiçbir zaman unutmadığımız düstur kulüp tüzüğüne uymak konusundaki hassasiyetimiz olmuştur.

Yakın zamanlarda bir dağcılık kulübünün yönetim kurulu başkanıyla bir mecliste birlikte olduğumuzda benim İdadik yönetimlerinde çalıştığımı duyunca aynen şöyle dedi: ”Bizim de amacımız İdadik gibi bir kurum olmak. Bunun için çok çalışıyoruz. Ama buna rağmen çok eleştriliyoruz. Hatta bir üyemizin eleştirisiyle, bizim hayallerimiz bile yokmuş!”. Ben de kendisine aşağıdaki düşüncelerle yanıt verdim:

Kurumlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerine uygun olarak idare edilmelidirler. Kurumlar yöneticilerinin hayallerini gerçekleştirecekleri yerler değildir. Şayet yöneticiler kendi özel hayallerini kurum bünyesinde gerçekleştirmeye çalışırlarsa orası kurum değil olsa olsa kendi çiftlikleri olur!

Biz o soruyu hiç unutmadık: Tüzüğü okudun mu?

(20.01.2011)

—————————————————————————————————-   

İDADİK YALOVA GEZİSİ KARACA ARBORETUMU ZİYARETİ – 14 Aralık 1996

İdadik Hatıra Ormanı’nı büyütmeye devam ettiğımız yıllardı. Kulübümüz içinde dağcılık etkinlikleri yanında çevre ve doğa konularında etkin olarak çalışan TEMA üyesi arkadaşlarımız bizlere çok yardımcı oluyorlardı. Başta şu anda isim olarak sadece Selma Ay’ı anımsadığım bu arkadaşlarımızın teklifi ile, orman ağaçlarını tanımak için TEMA’nın Karaca Arboretumu’nu ziyaret etmeyi planlamıştık.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı YAL9612143-1.jpg

Karaca Arboretumu, 1980 yılında TEMA Vakfı kurucusu Hayrettin Karaca tarafından kurulmuştu. Yalova-Termal karayolu üzerinde, il merkezine 5 km mesafedeki Samanlı Köyü sınırları içerisinde bulunuyor. 1996 yılının 14-15 Aralık haftasonunda yaptığımız Yalova Gezisi programında önce Karaca Arboretumu ziyaret edilecekti. O gün bizlere arboretumu gezdiren TEMA Elemanı arkadaşlarımız, günün sürprizi olarak, TEMA Başkanı Hayrettin Karaca’nın akşam bizlerle olacağını söyledi.

Hayrettin Karaca ile tanışmak için akşamı bekleme heyecanı duyarken, parkın bir noktasında kendisiyle karşılaşıverdik. TEMA’lı arkadaşlarım hemen beni orman ağaçlandırma hususundaki duyarlılığım ve katkılarım ile anlatarak kendisiyle tanıştırdıktan sonra, hiç beklemediğim bir tepki aldım Hayrettin Karaca’dan, resmen azarı yedim!

“Sizin dikeceğiniz fidanların kökleri kısadır. Oysa doğal fidanların kökleri çok uzundur ve büyüyünce görkemli ağaçlar olurlar. Sizin dikeceğiniz fidanlardan ancak cüce ormanlar olur ve doğal fidanları yokedersiniz, çok yazık olur!”

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı YAL9612142-1-665x466.jpgBu benzeri sözler üzerine, kendi adıma söylüyorum, şaşkınlığımı hatırlıyorum. Hatta suçluluk duydum. Zira o zamanlar İDADİK Yönetim Kurulu Başkanı idim ve Hayrettin Karaca’ya “Ağacı Ormanı Seven Başkanımız” diye tanıştırılmıştım. İdadik olarak her yıl biraz daha büyütmeye çalıştığımız bir hatıra ormanı yaptığımızdan bahsederek, tebrikleri kabul etmeye hazırlanıyordum.

İzmir’de son yıllardaki orman yangınlarından sonra ormanlara ağaç dikmek için çok büyük çağrılar yapılırken, Hayrettin Karaca’nın şu sözleri hep aklıma gelir: Ormana ağaç dikmeyin. İlle de ağaç dikecekseniz, ovalarda tarlalara dikin. Ormandaki güçlü ağaç fideleri yangından sonra dahi, ormanı güçlendirir tekrar. Yeter ki ormana dokunmayın!

Ruhun Şad Olsun “Ağaç Dede” Hayrettin Karaca.

(15.04.2020)

—————————————————————————————————–İDADİK’DE BİR “DAĞDA DEMOKRASİ” ÖRNEĞİ: 15-18 EKİM1998 DEDEGÜL ZİRVE ETKİNLİĞİ

Ne zamandır bu konuyu Blog sayfamda işlemek istiyordum ancak bugün elim erdi. Bundan 11 yıl önce, İDADİK bünyesinde yaşanan, Ayşen ile katıldığımız bir dağcılık etkinliği, “dağda demokrasi” adına çok güzel bir deneyim olmuştu. Yazımın konusu olan  Dedegül etkinliği İDADİK 1998 Eylül-Ekim Yüksek Dağ Programında şöyle yeralıyordu: 15-18 Ekim 98 ISPARTA – DEDEGÜL Zirve Etkinliği, Temel Dağcılık  Eğitimi almış B ve C gurubu yürüyüşçüleri katılabilir. REHBER: Cemal E.Eruç TOPLANTI: 8 Ekim 98   Saat:19.00.

Etkinlik toplantısı belirtilen gün ve saatte yapılarak etkinlik  programı kararlaştırılmıştı. Buna göre 15 Ekim Perşembe gecesi İzmir’den yola çıkılacak, 16 Ekim kamp alanına varış, 17 Ekim zirve etkinliği ve 18 Ekim dönüş yapılacaktı.

Programlanan etkinlik 15 kişilik katılımcı ile gerçekleştirilerek İzmir’e dönüldü. Etkinliğin ayrıntılarına geçmeden önce  okuyucuyu fazla meraklandırmadan bu yazıyı yazmama neden olan konuyu açıklamak üzere bir soru sorup yanıtını vereyim: 15-18 Ekim 1998 İDADİK Dedegül zirve etkinliğinde demokrasi var mıydı? Yanıt hem hayır, hem evet!

Şöyle ki:

–      Hayır; çünki 17 Ekim 1998 sabahı zirve çıkışı esnasında şiddetli fırtına ve sis nedeniyle Rehber tırmanışa son vererek kampa dönmeye karar verdi ve bunu ekibiyle tartışmadı, oylama yapmadı. Ekipten de doğal olarak hiç bir itiraz olmadı. Doğrusu da buydu, dağda demokrasi değil lider kararlılığı belirleyicidir.

–      Evet; çünki zirve yapılamadan kampa dönüldüğünde katılımcıların çoğunluğu kampı toparlayıp İzmir’e dönmeyi istemesine karşın, birkaç  kişinin programın İzmir’deki toplantıda kararlaştırıldığı gibi uygulanmasında ısrarlı olmaları dikkate alınarak çoğunluk tahakkümü yapılmadı ve kamp sürdürüldü. Doğrusu da buydu, artık kampta demokrasi uygulanmalıydı ve uygulandı.

İşte bu yaşanan, İDADİK olgusunun güzel bir örneğidir ve bu yazıyı kaleme almamın en önemli nedenidir.

Şimdi artık etkinliğin ayrıntılarına geçebilirim. Bu etkinliğe ait ilk yazım orjinal haliyle aşağıdaki fotoğraf albümünden sonra verilmiştir. Aşağıdaki satırlar ise, bu ilk yazımdaki bazı eksiklerin ve ifade bozukluklarının düzeltilmesi ile, bir başka deyişle daha güzel bir anlatımla yeniden yazılmıştır.

DEDEGÜL DAĞI ZİRVE ETKİNLİĞİ 15 – 18 Ekim 1998

15 Ekim 1998 gecesi saat 23:00 civarı İDADİK’in kadrolu (!)kaptanı Ahmet Bey’in midibüsü ile İzmir’den yola çıktık. Etkinliğe katılan arkadaşlarımızın isimlerini yazmak istiyorum. Bazılarının soyadlarını hatırlayamadığım için beni bağışlamanızı diliyorum. Rehber Cemal Ergun Eruç, Muharrem Kaya, Mustafa Özer, Doğan Koyusoy, Yavuz Kemal Arguz, Deniz Çalık, Serap Derinsu, Birsen, Günay, Asiye, Bülten ve Ertuğrul  Tugay, ve en genç üyemiz Yiğit. Ayşen ile birlikte toplam 15 kişiyiz.Dedegül Dağı

Gece yolda epeyce lafladık. En arkada Cemal, Muharrem ve Doğan’a bol miktarda Japonya, daha doğrusu Tokyo anılarımı anlattım. 5 günlük Tokyo görev seyahatimden 5 saatlik malzeme çıkardım! Sonra uyumaya çalıştık; çalıştık diyorum zira bu tür taşıtlarla uzun yolculuklarda uyumak kolay değil. Ama gel gör ki serde gençlik var! Dağcıyız ya, her koşulda şikayetçi olmak istemiyoruz.

Gece Denizli civarında bir çorbacıda mola verdik. Sabaha karşı Eğirdir’deyiz. Serince fakat tertemiz bir hava. Ortalık henüz ışıyor, tek tük insanlar. Bir çorbacıda toplaştık. Cemal Bey Eğirdir’de epeyce görev yaptığı için çevredeki esnaftan bir çok tanıdığı var, nitekim lokanta sahibi ile uzun süre sohbet ettiler. Taze ekmekle mercimek çorbaları içtik ve üstüne de çaylar. Fırından kamp için ekmek alıp tekrar yola koyulduk, zira daha birkaç saatlik yolumuz var.

Eğirdir gölünün bu sabahki rengini beğenmedi Ayşen. Daha önce gördüğümüzde sanki daha farklı idi rengi. Herhalde mevsim itibariyle ve günün ilk saatleri olması nedeniyle böyle olmalı. Gölün güneyinden dolanıp Aksu mevkiine doğru gidiyoruz. Buralarda dağlar çıplak. Yol asfalt ve sadece birkaç araç seyrediyor. Buna rağmen bir köprü çıkışında bir minibüsle bir midibüs kafa kafa dokunmuşlar; trafik tıkandı! Hasar az ama şoförler anlaşamadıklarından jandarma bekleniyor. Epeyce zaman kaybettik orada. Hatta Muharrem kızlarla koşu bile yaptılar. Biz de Ayşen’le çevrede çiçek topladık!

Yol açılınca köprü çıkışındaki üç yoldan soldakine saparak devam ettik. Epeyce süre orman içinde devam ederek sonunda kamp yerine ulaştık. Buraya Melikler Mezarlığı deniliyormuş. Kamp yeri oldukça geniş bir düzlük, çevre ormanlık ve karşımızda Dedegül Dağı yükseliyor. Ancak su yakın değil, yaklaşık yarım saat yürünüyor.

Perşembe gecesi yola çıkmıştık; bugün Cuma, öğle. Çadırın dışında hazır bir şeylerden yedik. Hava açık ve güneşli, hatta sıcak bile diyebilirim. Hemen dağın birkaç fotoğraf çektim. Zira  yarın belki hava bulutlu, yağmurlu olabilir. Çadırın içinden Dedegül zirveleri gözüküyor. Yarın sabah oralarda olacağız diye şimdiden heyecan duyuyorum.

Dedegül DağıHerkes yemeğini yedikten sonra yürüyerek Pınargöze denilen bir bölgeye geldik. Burası bir piknik alanı gibi düzenlenmiş. Bir derecik kayaların arasından akıyor. Dere üzerindeki küçük bir ahşap köprüde Ayşen’in fotoğrafını çektim. Derenin suyu ilerdeki tepenin dibinden çıkıyor. Burada bir mağara var ama girişi kapalı. Cemal Bey bu mağaranın çok uzun olduğunu ve içeride göller olduğunu söyledi; uzunluğu için de, yanlış hatırlamıyorsam galiba 10-12 km dedi. Etrafta bol miktarda kuşburnu var. Epeyce topladık ve yedik. Mayhoşumsu buruk bir tadı vardı. Çevrede biraz oyalandıktan sonra kampa döndük.

Hava hala sıcak ama belli ki güneş batınca iyice soğuyacak. Bunun üzerine Kamp Ateşi yapma kararı alındı. Yavuz ve Deniz  odun toplayıp büyük bir ateş yaktılar. Bu ara biz de Ayşen’le güneş batmadan yemek işini hallettik. Çorba ve bol sucuklu, bol biberli bulgur pilavı; doğrusu enfesti. Bilirsiniz, dağda her yiyecek daha lezzetli gelir zaten.

Ateş başında uzun sohbetler yapıldı. Güneş batınca hava iyice soğuduğu için doğrusu bu Kamp Ateş  Muhabbeti çok iyi geldi. Derken yıldızlar çıktı ama Muharrem’in baklava-tatlı muhabbetinden yıldızlara geçemedik! Sabah 6 gibi yola çıkacağımız için 5’de kalkmak gerekecek. Cemal Bey düdükle kampı uyandıracağını söyledi. Bu nedenle fazla gecikmeden çantalarımızı hazırlayıp yattık.

Dedegül DağıGece çok esti ve ormandaki rüzgar sesi oldukça ürkütücüydü. Ayrıca çevrede silah sesi duymuştuk, epeyce huzursuz oldum. Bu şekilde uyuduk, uyandık sabahı ettik.

Düdük sesiyle kalkınca çayı hazırlayıp Ayşen’i de kaldırdım. Hazırlıkları bitirip dışarı çıktığımda heryerin sisle kaplı olduğunu gördüm. Dağın üst kısımları ise hiç gözükmüyordu. Cemal Bey hareket saatini 7’ye aldığını bildirdi.

Hareket saatinde duruma  tekrar bakıldı. Sis dağılmıyor. Bu durumda Rehberimiz “Çıkabildiğimiz kadar çıkarız” diyor ve yürüyüşü başlatıyor. Önde Muharrem’le ikili oldular ve herkesi ikili guruplar yaptı. Her ikilinin birbirine dikkat etmesini istedi. Önce kamp yerinin alt kısmına doğru yürüdük ve buradan yükselmeye başladık. Bir ağıl geçişinde çoban köpeği epeyce havladı. Sonunda sahibi köpeği susturdu ve biz de devam ettik. Önce hafif sola ve  sonra yukarıya doğru yükseldik.

Buralarda yol güzel, patika belirgin. Hafif hafif yükseliyoruz. Sis zaman zaman bastırıyor ve sonra dağılıyor. Yükseldikçe fotoğraf çekiyorum. İyice yukarılara çıktık ama sis dağılmıyor. Rüzgar alan yerler açılıyor ama tepeler kapalı. 1950 metre civarında bir tek çam ağacı olan yere kadar geliyoruz. Onu da geçip biraz daha yükseliyoruz. Rüzgar iyice şiddetleniyor ama tepeler kapalı.

Sonunda Cemal Bey daha fazla yükselmeme kararı veriyor. Zira yukarılar sis altında ve hava kapalı, karanlık. Kısa bir mola kararı uyguluyor ve kampa dönüşe geçiyoruz. Geldiğimiz yoldan değil, dümdüz aşağı iniyoruz. Dolayısı ile iniş daha  kısa sürdü ve iyice aşağılarda uzun bir mola verdik.

Yemekten sonra tekrar yürüyerek kampa döndük. Geldiğimizde saate  baktım, inanılmaz, saat henüz 12. Muharrem “Biraz dinlendikten sonra koşu yapalım”  dedi. 8 kişilik bir grup olduk. En önde Muharrem ve Asiye, sonra Doğan, Birsen, Günay, Yiğit, Ayşen ve ben. Hafif bir tempo ile başladık. Pınargöze’yi geçip devam ettik. Yoldan koşuyoruz. Zemin güzel ve çevre malüm, ormanlık. Muharrem ve Asiye devamlı koşuyorlar, biz zaman zaman hızlı bir tempoda yürüyoruz.

Bir saat geçti biz hala koşuyoruz. Sohbet ve koşu devam ediyor ama daha çok hızlı yürüyüş yapmaya başladık artık. Sonunda Ayşen, Yiğit, Birsen, Günay geride kaldı. Kalan 4 kişi koşmaya devam ediyoruz ve uzaktan Beyşehir gölü gözükmeye başladı. Spor ayakkabılarıyla koşan Muharrem’e artık yeter diyorum, zira dağcılık  botlarıyla koşmak hiç kolay değil, zorlanıyorum. Muharrem hiç oralı değil “1,5 saat olsun bırakırız” diyor. İyice aşağılarda bahçe içinde bir ev görüyoruz ve oraya kadar koşuya devam etme kararı alıyoruz. Burası orman yangınlarına ilk müdahele ekiplerinin binası, şimdilerde kimseler  yok. Diğerleri gelinceye kadar bekliyoruz. Dönüş yolunda Muharrem ve Asiye gene epeyce koşuyorlar. Molalarla yürüyüşü bitirip kampa döndüğümüzde hava kararmak üzere. Doğrusu iyi bir spor oldu.

Dedegül Dağı

Kampta bizi bir sürpriz bekliyor, kalanlar aralarında konuşmuşlar kampı bozup dönmek istiyorlar. Akşam Eğirdir’de balıklı bir akşam yemeği yemek ve gece yolculuğu ile sabah  İzmir’e varmak istiyorlar. Fikir Ayşen’le bize de cazip geliyor ama Günay, Asiye ve Serap kalmak istiyorlar. Bu konuda benden destek bekliyorlar; onlara rehberin gurubun onayını alacağını sandığımı söylüyorum. Program değişikliğine tek başına  karar vermez herhalde diye ekliyorum.

Nitekim Cemal Bey konuyu tartışmak için herkesi otobüse davet etti. 3 kişi istekli değil ama otobüste sadece Günay itiraz etti ve İzmir’deki programa uyulmasını istedi. Cemal Bey herkesin fikrini aldı ve sıra bana geldiğinde karşı fikirde olanların da ikna edilmeleri gerektiğini ifade ettim. Ancak çoğunluk Günay’ı ikna edemedi. Bir bakıma  dolaylı olarak da olsa ben de karşı fikre destek vermiş gibi oldum. Aslında herkes evet deseydi asla itiraz etmezdim. Neticede vazgeçildi ama teklifi destekleyenler epeyce bozuldular. Cemal, Ertuğrul, Mustafa, hatta galiba Muharrem bile bana bozuk davranıyorlar; onları desteklemedim diye herhalde. Bunu, ancak ertesi gün daha iyi anlayabildim.

Gene çok rüzgarlı ve uğultulu bir gece  geçirdik ve nihayet sabah oldu. Çadırları topluyoruz, 9’da yola çıkacağız. Dedegül zirveleri açılmış ama çevre gene de bulutlu. Birkaç fotoğraf çekiyorum, yola koyuluyoruz. Cemal, Mustafa, Deniz, Ertuğrul keyifsiz duruyorlar. Cemal Bey “Gurubumuzun birliği bozulmuştur” diyor. Bir kişinin itirazının dikkate alınmasının azınlığın tahahkkümü olduğunu ima eden sözler söylüyorlar. Onlara “Gurubumuzda demokrasi tam teşekkül etmiş ve karar birlikte alınmıştır” anlamında cümleler söylüyorum. “Ama böyle demokrasi olur mu? Çoğunluk azınlığın altında mı kalacak?” gibilerden sızlanışlara şunları söylemeye çalıştım:”Efendim, tabi ki çoğunluğun dediği olacak ama çoğunluk da azınlığı ikna edecek, tatmin edecek. Şimdi bu çok zor diyorsunuz ama kimse demokrasi kolay demedi ki! Kararları çoğunluk alır ama farklının, azınlığının durumuna dikkat ederek hukuğa uygun olarak alır.”

Eğirdir’de balıklı bir yemek yiyeceğiz ama önce Kovada gölüne gitme kararı alıyoruz. Kovada gölü ve çevresi çok güzel görünüyor. Binlerce ördek yüzüyor gölde. Daha sonra Eğirdir’e dönüp Yeşilada Big Apple lokantasında balık yiyoruz. Balıklar da güzeldi, mezeler de. Hele 2 şişe Efes birası içince  keyfim yerine geldi. Diğerleri çoğunlukla rakı içtiler. Böylece herkesin keyfi yerine geldi ve dönüş yolculuğu da daha neşeli geçti.  Salihli’de Birsen’i bıraktıktan sonra İzmir’e yöneldik.

Aşağıda bu etkinlikte çektiğim fotoğraflardan seçtiklerimi izleyebilirsiniz. İyi seyirler.

Not: Aşağıdaki fotoğrafları, herhangi birine tıklayıp, açılan penceredeki veya klavyeniz üzerindeki ok işaretleri yönünde izleyebilirsiniz.

Bu etkinliğin ertesinde(19.10.1998) kaleme aldığım orjinal yazım aşağıda verilmiştir:

DEDEGÜL DAĞI ZİRVE ETKİNLİĞİ

15-18 Ekim 1998

Saat 23’de kalkan otobüsle yola çıktık. Hatırladığım arkadaşları yazayım: Rehber Cemal Ergun Eruç, Muharrem Kaya, Yavuz Kemal Argüz, Ertuğrul-Bülten Tugay, Serap Demirsu, Birsen, Günay, Asiye, Deniz, Mustafa Özer, Erdoğan, en genç İdadik’li Yiğit. Ahmet Bey şöförümüz; neredeyse İdadik’in maaşlı şöförü oldu!

Gece yolda epeyce lafladık. Muharrem, Cemal ve Doğan’a en çok Japonya’yı anlattım; daha doğrusu Tokyo’yu. Sonra uyumaya çalıştık. Gece Deniz’li civarında bir çorbacıda mola verildi. Sabaha karşı Eğirdir’e ulaştık.

Serin fakat temiz bir hava. Ortalık ışıyor. Tek tük insanlar. Çorbacıya geçtik. İçerde Cemal ve Çorbacı epeyce lafladılar. Cemal Eğirdir’de epeyce görev yapmış; çevreyi, esnafları biliyor. Mercimek çorbayı çektik, üstüne de çay. Fırından ekmek aldık. Tekrar yola düştük. Daha birkaç saat yolumuz var.

Gölün rengini Ayşen beğenmedi. Daha önce gördüğümüzde daha farklı idi. Herhalde mevsim ve günün ilk saatleri nedeniyle olmalı. Gölün güneyinden dolanıp Aksu mevkiine doğru gidiyoruz. Açık bir hava, tertemiz. Yol asfalt. Pek taşıt yok, dağlar çıplak. Bir üçyoldan önce trafik tıkanıyor. Zira bir minibüs ile bir midibüs köprü çıkışı kafadan dokunmuşlar. Hasar az ama Jandarma bekleniyor. Epey zaman kaybettik. Yol açılıncaya kadar Muharrem kızları alıp koşuya götürdü. Biz Ayşen’le çiçek topladık!

Yol açılınca sola dönüp devam ettik. Epeyce sonra ormanlar içinde kamp yerine vardık; Melikler Mezarlığı deniyor!

Karşımızda Dedegül Dağı, birkaç fotoğraf çektim. Belki ertesi gün yağmurlu, bulutlu olur. Perşembe gecesi yola çıkmıştık, bugün Cuma. Öğle yemeği olarak hazır bir şeyler yedik. Çadırın dışındayız. Hava açık güneş, hatta sıcak. Çadırın içinden Dedegül zirve gözüküyor. Çevre ormanlık. Kamp yeri oldukça geniş. Zemin düz ve çadır için çok uygun. Ancak su yakın değil, yarım saat yürünüyor.

Yemekten sonra topluca yürüyüş yaparak Pınargöze denilen yere geldik. Burası bir piknik yeri gibi düzenlenmiş. Dere üzerinde küçük bir köprü, Ayşen’in fotoğrafını çektim. Hemen bir tepenin dibinden su çıkıyor. Bir mağara var, girişi kapalı. Bu mağaranın çok uzun olduğunu söyledi Cemal. 10-12 km dedi galiba. İçeride göller varmış. Çevrede bir sürü kuşburnu var. Epeyce topladık, yedik. Buruk bir tadı var. Sonra kampa döndük.

Hava sıcak ama güneş batınca belli ki soğuyacak. Ateş yakılma kararı alındı. Yavuz Kemal ve Deniz odun toplayıp büyük bir ateş yaktılar. Biz de Ayşen’le güneş batmadan acele yemek yaptık. Çorba ve bulgur pilavı. Bol sucuklu ve bol kuru biberli; enfesti.

Ateş başında epeyce sohbet oldu. Güneş gidince hava çok soğuduğu için ateş çok iyi geldi. Muharrem devamlı “tatlı” muhabbeti yapıyor. Sabah çok erken, 6 gibi yola çıkacağız. Bu nedenle 5’te kalkılacak. Cemal düdükle hepimizi uyandıracak. Akşamdan çantaları hazırlayıp yattık.

Gece çok rüzgar vardı. Ormandaki rüzgar sesi epeyce ürkütücü. Dün gece çevrede silah da atılmıştı. Epeyce huzursuz oldum. Neyse sabahı ettik.

Düdük sesiyle uyandım. Çay yaptım, Ayşen’i de kaldırıp hazırlıklarımızı bitirdik. Dışarı çıktığımda sis vardı. Özellikle dağın üst kısımları hiç gözükmüyor. Cemal hareket 7’de dedi. Havanın durumuna bakacak.

Ancak sis dağılmıyor, bu durumda çıkabileceğimiz kadar çıkarız diyor ve yürüyüşü başlatıyor. Önde Muharrem ile ikili oldular. Herkesi ikili yaptı ve her ikili birbirine dikkat edecek dedi. Hemen kamp yerinin aşağısına doğru yürüdük. Dipten yükseldik. Bir ağılı geçtik. Çoban köpeğini susturdu. Hafif sola yukarı vurduk.

Yol ve patika güzel; kat kat yükseldik. Zaman zaman sis bastırıyor, zaman zaman açılıyor. Yükseldikçe fotoğraf çektim. İyice yukarılara çıktık. Ancak sis dağılmıyor. Rüzgar alan yerler açılıyor ama tepe kapalı.

Bir tek çam ağacı var, 1950 civarında. Onu geçip yükseliyoruz ve sonunda Cemal daha fazla çıkmayalım diyor. Rüzgar şiddetli ve tepeler gözükmüyor. Biraz söylenen oldu ama, kısa bir mola yapıp dönüşe geçtik.

Geldiğimiz yoldan değil, direkt olarak iniyoruz. Dolayısı ile iniş kısa sürdü ve aşağılara yakın uzun bir mola verdik, yemek yedik. Sonra devam ettik kampa geldik. İnanılmaz, saat 12!

Biraz dinlenip koşu yapalım dedi Muharrem. 8 kişilik bir gurup olduk. Koşucuların başında Muharrem ve Asiye. Sonra Erdoğan, Günay, Birsen, Yiğit. Çok hafif bir tempo ile koşuldu. Pınargöze’yi geçip devam ettik.

Yoldan gidiyoruz, çevre güzel. Ormanlık. Önde Muharrem ve Asiye hiç durmuyorlar. Biz zaman zaman koşuyoruz. Ama çoğunlukla hızlı yürüyüş. Bir saat sonra hala koşuyoruz. Sohbet ve koşu devam ediyor. Sonunda Ayşen, Birsen, Günay, Yiğit arkada kalıyor, biz dördümüz koşuyoruz. Uzaktan Beyşehir Gölü gözüküyor. Muharrem’e artık yeter diyorum. Zira bot ile koşarken zorlanıyorum. Onun spor koşu ayakkabıları var. Birbuçuk saat olunca bırakırız diyor. Uzakta bir ev görüyoruz yol kenarında. Bahçesi var, orada bitiriyoruz koşuyu. Orman Yangını İlk Müdahele Ekibinin binası. Kimseler yok. Diğerleri de gelince dönüyoruz.

Dönüş yolunda Muharrem ve Asiye gene koşuyorlar. Yürüyüp molalarda onları yakalıyoruz. Sonra hep birlikte kampa dönüyoruz. Epeyce spor oldu. Hava kararmak üzere.

Bizi sürpriz bekliyor: Kalanlar konuşmuşlar; kampı bozuk dönelim diyorlar. Akşam bir yerde Eğirdir’de balık yenecek sonra gece yarısı yola vuracağız ve sabah İzmir’deyiz. Fikir cazip geliyor, otobüste toplanıp tartışıyoruz. Üç kişi istekli değil. Günay Asiye ve Serap kalmak istiyorlar. Ancak otobüste sadece Günay konuşuyor. Söz alıp azınlığın isteğini dikkate alalım diyorum. Günay’ı ikna edemiyorlar. Ben de karşı çıktığım için (Aslında ben tüm gurup anlaşırsa itiraz etmeyecektim) vazgeçiliyor. Ertuğrul, Cemal, Mustafa bozuluyorlar. Sebebini hiç anlayamıyorum. Akşam balık ve içki hayali kurdukları için herhalde bozuklar. Daha doğrusu bunu ertesi gün anlıyorum.

Gece gene ateş yakılıyor. Fazla oyalanmadan yatıyoruz. Zira epeyce yorgundum. Gene rüzgarlı çok uğultulu bir gece. Neyse sabah oluyor. Çadırları topluyoruz ve 9’da yola çıkacağız. Dedegü zirvesi açılmış. Sis var, daha doğrusu bulutlar var. Fotoğraf çekip yola çıkıyoruz.

Özellikle Cemal ve Mustafa çok bozuk. “Gurubun birliği bozulmuştur” diyor Cemal. Sebebini anlıyamıyorum. “Gurup birlikte en doğru kararı vermiştir” diye yanıtlıyorum. Sonra Mustafa çok alakasız bir şekilde benim “Demokrasi çoğunluğun tahakkümüdür” dediğimi söylüyor. Oysa ben tersini söylemiştim. Biraz itiraz ediyorum ama dinletemiyorum. Ertuğrul, Deniz, Mustafa, Cemal hepsi tıslıyorlar bana. Hatta sanki Muharrem de! Yani dün geceki kararı sanki ben aldırmışım gibi.

Yola çıkıp Eğirdir’de balık yiyeceğiz. Önce istek üzerine Kovada Gölü’ne gidiliyor. Burada biraz çevresini geziyoruz. Göl pek güzel. Üzerinde binlerce ördek!

Bir ara Mustafa’ya açıklama yapıyorum. Pek tatmin olmuyor nedense. Eğirdir’e geçip Yeşilada Big Apple’da balık yiyoruz. Mezeler de güzeldi. İki büyük efes içince iyice keyifleniyorum. Diğerleri rakı içtiler. Keyifler yerine geldi. Dönüş yolu sıkıcı olmadı. Dönüşü Salihli üzerinden yaptık. Birsen orada indi. Biz de Bornova’da indik. Vedalaştık.

(17.12.2009)

———————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————————-

İDADİK (1995)” hakkında 1 yorum

  1. Demokrasi bahane, anı şahane. Eskilerin deyimiyle “teşbihte hata olmaz”, bir dedenin torunlarına anlattığı bir hikaye gibi okudum. Biraz daha gayret etseniz gurubun içinde zirve yapamamış bir üye gibi hissedecektim kendimi. Liderin gelişmiş sorumluluk duygusunu, tırmanmayı yarım bırakmış üyelerin hüznünü, enerjisini mutlaka harcamak isteyenlerin çabasını…
    Canınıza sağlık, teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir