METİN YAVAŞ’LA KASTAMONU’DAYDIK (15-16 Eylül 2012)

Kastamonu Taşköprü Kiseköyü’deki “Baba Ocağı” evimiz 26 Kasım 2011 tarihinde çıkan köy yangınında yanmıştı. O zamandan beri evin yangından sonraki halini hep görmek istiyordum; nihayet bu ay isteğimi  gerçekleştirebildim. Programım 15 Eylül Cumartesi gününü Kastamonu’ya ayırmak ve ertesi gün Taşköprü’ye geçip, oradan da köye çıkmaktı. Bu geziyi tek başıma yapmak istemiyordum; aradığım dost Babamın büyük dayısı “Ali Dayı”nın oğlu Metin Yavaş oldu. Çok da güzel oldu; kendisini tanıdığımdan beri Ankara’da ikamet eden Metin’le 1963 yılında lise çağlarımdayken beraber olmuştuk. Üniversite, iş hayatı, evlilik, çocuklar derken uzun yıllardan sonra ancak emeklilik yıllarımda çok az görüşebilmiştik. Dolayısıyla hem bol bol lafladık hasret giderdik, hem de Kastamonu’yu birlikte gezdik.

Kastamonu Cumhuriyet MeydanıMetin’le Cumartesi sabahı Ankara Otogar’da buluşup otobüsle Kastamonu’ya doğru yola çıktık. Ilgaz dağlarının yeşil yamaçlarını sohbetimize meze yaparken yolculuk süresini hiç hissetmedik bile! Anlatacak karşılıklı olarak o kadar çok  şey buluyorduk ki daha bir kaç Kastamonu yolculuğu kaldırırdı evelallah!

Kastamonu Cumhuriyet Meydanı’na geldiğimizde vakit öğle saatlerini geçtiği için önce karnımızı doyurmaya karar verdik. Bu noktada en uygun  yer Kastamonu yöre yemekleriyle ünlü Münire Sultan Sofrası oldu kuşkusuz. Banduma, Etli Ekmek ve Elma Eyşisi’nden oluşan menü gerçekten enfesti.

Yemekten sonra hemen yakınımızdaki Nasrullah Cami ve çevresindeki tarihi yapıları izledik. Daha sonra Kastamonu’da kısa bir tur atıp ünlü Kastamonu Saat Kulesi’ne çıkmaya karar verdik. Bilindiği gibi denizden yüksekliği 775 metre olan Kastamonu, Gökırmak’ın bir kolu olan Karaçomak Deresi vadisinde kuruludur. Derenin islah edildikten sonraki hali şehre çok değer katmıştır. Özellikle gece aydınlatmaları derenin her iki tarafında akan  trafiğin rahatsızlığını minimuma indirmiştir. Gündüz dahi derenin tertemiz suyu ve çevresindeki yeşil çimenlik yakalar şehrin bir ucundan diğerine güzellikler yaratmaktadır.

Dere yakalarında yaptığımız Kastamonu turundan sonra tekrar Cumhuriyet Meydanına gelince Şerife Bacı  Anıtı ve Valilik Konağı manzaralı pek çok fotoğraf çektik. Şehrin tarihi dokusu ve mimari yapısının en görkemli buluşması olan bu güzel ortamı her zaman çok sevmişimdir. Çevredeki tarihi mimari yapılarla, parktaki rengarenk çiçeklerin taze birlikteliği çok güzel bir hava yaratıyor.

Bir sonraki uğrak noktamız olan Kastamonu Saat Kulesi’ne Valilik Konağı’nın arkasındaki merdivenlerden sonra yukarıya doğru çıkan yolu takip ederek ulaştık. Son dönem Osmanlı Mimarisi özelliklerini taşıyan Kastamonu Saat Kulesi, Sultan 2.Abdülhamit zamanında, şehrin doğusunda bulunan yamaç üzerine Kastamonu Valilerinden Abdurrahman Nureddin Paşa tarafından 1884-85 yıllarında yaptırılmış. Kulenin saati de Avrupa’dan getirtilmiş. Kastamonu Saat Kulesi’nin çok dillendirilen bir hikayesi vardır: Rivayete göre, İstanbul Sarayburnu’nda bulunan saat, yerli yersiz çaldığı savıyla bir gece yarısı zamanın padişahının bir gözde cariyesinin çocuğunu düşürmesine sebep olmuş ve tam o günlerde Kastamonu’dan gelen saat talebi üzerine Kastamonu’ya sürgüne gönderilmiş. Bu söylence nedeniyle “Sürgün Saat” olarak da anılıyor kule.

Kastamonu Saat Kulesi’ndeki manzaralı kafelerde kahve ve dondurma molası verdikten sonra tam karşımızdaki tepede yeralan Kastamonu Kalesi’ne gitmeye karar verdik. Saat kulesinin bulunduğu tepeden inip Cumhuriyet Meydanı’nı pas geçip Batı yönündeki karşı tepeye doğru Kastamonu sokaklarından tırmanışa geçtik. Her adımda tipik Anadolu kasabası görüntüsündeki evler ve camiler arasına serpiştirilmiş Kastamonu mimari tarzını yaşatan yapıları da izleyerek en yukarılarda kaleye ulaştık.

Kastamonu’nun en önemli tarihi miraslarından birisi olan Kale, Kommenler Hanedanı zamanında 12. yüzyıl içerisinde Türklerin bu bölgeye yaptıkları akınlara karşı yapılmış. Kalenin alt yapısı Ortaçağ Son Dönem Bizans mimari özelliğini taşırken; günümüze kadar ulaşan kısmı Beylikler döneminde esaslı tamirattan geçirilmiş. 112 metre yükseklikteki tepenin üzerinde yer alan kale; güneydenkuzeye 155 metre, doğudan batıya 30 – 50 metre genişliğinde. Tarihindeki bu zenginliği mevcut kalıntılarıyla hissedebilsek bile  bugün kaleye gelen ziyaretçilerin biraz nefeslenip bir şeyler içebileceği minik bir büfe dahi yok!
Kaleden Kastamonu’yu 360 derece epeyce seyrettikMOV03242 ve bol bol fotoğraf çektik. Bir ara Kastamonu manzaralarına karşı kalenin en yüksek burçlarından birinde Metin’le birlikte objektiflerimize poz verdik.

Kaleden inerken alışveriş noktalarında birkaç hatıra satın aldıktan sonra “Taş Mektep” denilen özel mimari yapılı Meslek Lisesi’ni ziyareti bir sonraki Kastamonu gezimize bırakıp Nasrullah yakınlarındaki Bülbüloğlu Helva mağazasına gidip, akşam yemeği yiyeceğimiz Sinanbey Konağı’nın yerini öğrendik. Dönüşte helvalarımızı alacağımızı söyleyerek çantalarımızı dükkana bıraktık.

Sinanbey Konağı, Cumhuriyet meydanına oldukça yakın, dere kenarındaki bir parkın arkasına yapılmış, tipik bir Kastamonu Konağı. Halen yaz kış konuklara hizmet veriyor, ancak bu sıralarda mevsim gereği olarak havalar soğuyunca bahçedeki servisi kaldırmış. Biz de Tarhana Çorbası, Karışık Izgara ve Yaprak Sarması’ndan oluşan enfes akşam yemeğimizi konak  içinde yedik.
Böylece, keyifli bir günün sonunda yenilen güzel bir akşam yemeği ile, bu mütevazi minik Kastamonu gezisini de bitirmiş olduk. Bir dahaki sefere gezeceğimiz mekanları düşleyerek, gene dere kenarındaki Cevizli Park  arkasından kalkan bir minübüsle Taşköprü’ye geçtik.

Taşköprü’de bizi Metin’in ablası Ali Dayı’nın kızı Nurten Abla’nın oğlu Ali Sevim karşıladı. Nurten Abla, Ali Bey, eşi ve çocukları ile her bireyi adları gibi  sevimli olan bu akrabalarım, yaşadıkları büyük evde bizleri çok güzel ağırladılar. Bu gezimin bir başka kazancı da bu sevimli aileyle tanışma şansını yakalamam oldu.  Bu ara bir sürpriz de, evleri yandıktan sonra İstanbul’daki evlatları ile birlikte olduklarını bildiğim Amcam Eyüp Yüksel ve Yengem Zahide’nin Kiseköy’de Rahmetli Amcam Lütfi Yüksel’in evinde kaldıklarını öğrenmiş olmam oldu!

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra kadim dostum Nuri Keskin ile buluşmak üzere Taşköprü köprüsüne yürüdüm. Taşköprü’ye adını veren bu köprü ve çevresindeki düzenlemeler gerçekten kasabaya bir değer katmış. Dere kenarındaki kafelerden birinde Nuri ile bol bol sohbet ettik, çaylarımızı yudumladık. Bu güzel ortamdaki görüşmemiz sonunda bir hatıra fotoğrafı çektirdik ve Nuri vedalaşmak için kaldığım eve kadar benimle geldi.

Köye çıkmadan önce Ankara’ya dönüş biletlerimizi almak istedik, zira yarın Metin’in mesaisi var. Taşköprü otogarında Amcam oğlu İsmail Yüksel, Rahmetli Nazile(Nezik) Halamın torunu Ali Küçük ve  Kiseköylü Atilla ile görüştük. Kiseköy’e bizleri otomobili ile götürecek olan Ali Bey hoş bir sürpriz yaparak öğle yemeği için meşhur Kuyu Kebabı ikram etti. Kebap kadar başta pilav olmak üzere sofraya evden ilave edilen yiyecekler de muhteşemdi doğrusu!

Kiseköy’deki amcamlarla görüşmek isteyen Nurten Abla da bize katılınca birlikte yola çıktık. Ali Bey’in konforlu Latitude’sinde çevreyi daha iyi görebilmem için ön koltuk bana ikram edildi. Çok da iyi oldu, gerçekten çocukluğumdan beri defalarca geldiğim bu yerler Taşköprü sokakları, tanıdığım evler dükkanlar, mezun olduğum Ortaokul, Alusaray Sapağı, Selavat, Yığuludaş, uzakta Kızılkise, Kurban Tepe’den Keseköy manzarası, mezarlık, dere ve köprüler, Kiseköy sokakları, Cami, Okul ve Rahmetli Amcam Lütfi Yüksel’in Evi..

Eyüp Amcama seslendik aşağıdan; önceki yıllara göre bahçe daha bakımlı. Ne de olsa 5-6 aydır Eyüp Amcamlar buradalar. Evin arkasındaki Kiren(Kızılcık) ve Üryani Erik ağaçlarından meyva yedim ve yanan Baba Ocağı tarafına doğru baktım: Sadece ağaçlar vardı; buradan daha önceleri görebildiğim evler yok olmuştu!

Amcam yukarı çağırdıysa da biz bahçeye yakın olmak istedik. Aşağı inince selamlaştık, sarıldık. Kapı önünde epeyce lafladık. Yengem Zahide’nin Kardeşinin minibüsüyle yakındaki bir köy düğününe gittiğini öğrendik. O gelinceye kadar Baba Ocağı ziyareti(!) yapmaya karar verdim. Herzamanki gibi arka bahçeden çıkıp köye doğru yöneldik. Heyhat, olması gereken yerlerde evler yoktu! Tabi Baba Ocağı da..

Ortalıkta tek bir yanık tahta parçası veya isli bir taş bile göremedim. Tam bu noktada seyehatimin bu kısmını ayrı bir yazı olarak kaleme almaya karar verdim.

Hüzünlü bir şekilde tekrar eve dönerken bahçede Zahide Yengemin kardeşi bizi karşıladı. Yanında da kendi köylerinden birkaç yakın. Hep birlikte yukarı çıktık. Yengemle de sarıldık, hasret giderdik. Hemen mutfağa yöneldi yemek için. Ve çok kısa bir süre sonra çok sevdiğimi bildiği için Tarhana Çorbası ile pilav ve makarna hazırlamış, salata yapmış. O kadar insanı doyururken sofraya oturmadı bile, boşalan tabakları doldurmak için!


Yemek arkasından içilen çaylardan sonra konuklar gittiler. Minibüsü uğurladıktan sonra tekrar bahçede oturduk. Buraların havası ne güzel. Tertemiz ve serinletici. İnsanın her saniyesinde en çok ihtiyaç duyduğu şey hava değil mi? Hele böyle tertemiz bir hava, insan ömrüne ömür katar gibi geliyor bana..

Gece olunca vedalaşma vakti geldi tabi ki. Bu iki muhabbet kuşunu, Eyüp Amcamla Zahide Yengemi , başbaşa bırakıp yola revan olduk. Geldiğimiz yoldan ama bu defa gece olduğu için bir şey göremeden Taşköprü’ye indik. Evde börekli kekli ağırlandıktan sonra bir başka sürpriz yaşadım: Geldiğimizi duyarak ziyaretimize gelen Rahmetli Nazile(Nezik) Halamın kızı Halise; ayni halamın görünümü ve halleriyle beni çok duygulandırdı.

Ali Sevim ve oğlu Mustafa ile bizi gece yarısından sonra kalkan otobüsümüze ulaştırmak üzere Taşköprü Otogarına getirdiler. Ayşen hep der ki “Nedir bu senin memleket özlemin; köyde doğmadın, köyde büyümedin?” Cevabını tam bilemiyorum bu sorunun; ama buralardan her ayrıldığımda duyduğum hüznü duydum gene. Neyse ki bu defa Metin var yanımda, sözü sohbeti unutturuyor hüznü özlemi..

Metin Yavaş’la birlikte yaşadığımız bu gezi sırasında çektiğim fotoğraflardan seçtiklerimi, yukarıdaki metinde anlattığım akışa parelel olarak aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

Not: Aşağıdaki fotoğrafları, herhangi birine tıklayıp, açılan penceredeki veya klavyeniz üzerindeki ok işaretleri yönünde izleyebilirsiniz.

 

 

METİN YAVAŞ’LA KASTAMONU’DAYDIK (15-16 Eylül 2012)” hakkında 4 yorum

  1. Gezimizi okudum; senin yazdığın yazının üstüne şu eksik diye ilavede bulunmak haddim değil. Çok beğendim.hiç atlamadan gayet güzel detaylarıyla anlatmışsın. Bu seyehat için beni düşünmene çok sevindim, ben de yakınlarımı gördüm ve güzel bir gezi oldu.Tabi amcan EYÜP abinin dramı olmasaydı daha mutlu olurduk. Kastamonu’da yediğimiz BANDUMA çok hoşuma gitti. İlk defa yedim; biraz ağır dendi ama ben de ağır olduğum için çok iyi anlaştık! Gerçekten seyahatin nasıl geçtiğini anlamadık; araba hareket etti, Kastamonu’ya geldiniz dediler. Torunun MAYA çok tatlı, çok güzel bir bebek. Dünyanın en tatlı şeyleri. ALLAH sağlıklı, uzun ömürler versin inşallah. Anne Babası ve sizlerle mutlu yaşasın. Görüşmek üzere şimdilik hoşçakal.

  2. Bidaki sefere “ortaya bi Banduma” demeyiz Metin’im. Ayrıca daha denemediğimiz yemekler var; bidaki sefere inşallah..

  3. Petkim’den önce ve sonraki yaşam öykünü bir roman tadında okumaya devam ediyorum; eline sağlık!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir