ANNELİK——————-
🌹”Annelik kutsal mı?” demiş Aile ve Evlilik Danışmanı- Yazar Serhat Yabancı💕
“Bence değil.. ” diye de devam etmiş..
“Annelik bir roldür.
Ve bir kadın tek bir rolden ibaret değildir.
Tek role sıkıştırılan bir hayat,
Gizli depresyonlar,
İfade edilmemiş öfkeler, aralıklı patlayan 30-40 yaş sendromları doğurur.
Kutsallaştırdıkça, çocuk sahibi bir kadını kendisi olmaktan, kendi amaçlarını gerçekleştirmekten, varoluşumu gerçekleştirmekten mahrum bırakmış oluruz.
Annelik, bir tercihli roldür.
Bu rolün de gereği vardır.
Bazıları dengeli yaparken bazıları da tüm rollerini ve mutluluk kaynaklarını bir kenara atar ve bu rolle bağımlı bir sistem kurar.
Annelik kutsal değildir.
Kutsal olursa, anne olamayanlara ve olmayanlara ne diyeceğiz?
Annelik, fedakarlıktır, sevgidir, değerdir.
Yeri geldiğinde kendini ikinci plana atmak ama genelde hep beraber birinci planda olmaktır.
Kutsallaştırılması nedeniyle,
Evlendikten sonra “çocuklu kadına yakışır mı” baskısı,
Evliliklerin çocuk odaklı olması,
Bir tarafın anneliğini eşliğin alternatifi gibi görmesi gibi bir çok soruna davetiye çıkarır.
Kutsallaştırılan annelik ile;
Annenin bir hayatı olamaz
Annenin hobisi, eğlencesi olamaz.
Annenin zevki-keyfi olamaz.
Annenin sosyal yönü olamaz. Bir profil yaratıldı.
Bir anne ancak mutlu olursa güçlü olur. Mutlu olması, sadece kendini çocuklarına feda etmesi ile asla sağlanamaz. Kendini feda eden anne, hem kendini hem çocuklarını yıpratır.
Annenin mutluluk için;
“mükemmel” olmaktan vazgeçmesi
Başka anneler ile yarışmaması,
sadece anne olarak kalmaması,
Diğer rollerini aktive etmesi,
Üretken, düşünen, sorgulayan olması,
Kendi varlık amacını da unutmaması gerekir.
Sevgili anneler;
En iyisini değil, elinizden geleni yapın.
Kendinizi ihmal etmeyin.
Tek bir role hapsolmayın.
Birey, eş, çalışan, sosyal, arkadaş rollerinizi kullanın.
Çocuksuz kadınlar;
Çocuk sahibi olmak size cennetin kapısını açtırmaz.
Çocuğunuz olmasa da değerlisiniz.
Anne olmak için yanlış insanlarla doğru hedeflere adım atmayın.
Bu dünyadaki tek vasfınız annelik değil…
“Aslında bu yazıyı en çok anneleri düşünerek yazıyorum. Annelere yapıştırılan “kutsal anne” etiketi ile anneler izole olmakta, anneden sürekli fedakarlık beklenmekte, bunu talep edenler ise kendilerine alan yaratmaktadırlar.”
Bu bahisle annelerin sadece anne olduğunun değil, kadın, birey, çalışan, patron, eş, sosyal, değer, EMEK vb gibi bir rolünün ve yaşam alanının olduğunun kabul edilmesini diliyorum.”
Aynı fikirdeyim..
ATATÜRK —————-
*Freud diyor ki,Atatürk insanlığın sanatçısıdır!*
Britanya imparatorluğunun varoluş hikayesini irdelerken, Yakın tarihle ilgili inanılmaz bir bilgiyle karşılaştım.
Bu bilgi şu ana kadar,
Neden Türkiye’de bilinmez diye de içten içe hayıflandım!…
Sonra da bu bilgiyi,
15 yıldır tanıdığım BBC çalışanı arkadaşıma,
Kraliyet sarayı tarih direktörüne teyit ettirdim…
***
Yıl 1936.
İngiltere Kralı VIII Edward,
Türkiye’ye geliyor…
ATATÜRK tarafından ağırlanıp, uğurlanıyor…
Kral,
Londra’ya dönünce,
Kraliyet sarayında “tarihçilere ve düşünürlere” sekiz saat süren bir yemek veriyor…
Düşünür ve tarihçiler Kral’a,
“Bize Mustafa Kemal Atatürk’ü” anlatın diyorlar…
Kral anlatıyor,
Herkes düşüncelerini sıralıyor…
Son sözü,
Freud alıyor…
*
Sigmund Freud,
Psikanaliz biliminin kurucusu dünyaca ünlü nörolog ve psikolog…
Freud,
Aşk’ı tarif ederken “Aşk cinselliği içerir “ diyen düşünür…
Aynı Freud,1939 yılında ölmeden bir yıl önce “aşkın tarifinde yanıldığını itiraf” ediyor…
Sebeb ise,
Bir KARGA !…
Hasta yatağında yatarken,
Kırık penceresinden gagasında bir adet cevizle içeri karga giriyor…
Cevizi Freud’un baş ucuna bırakıp pencerede yarım saat melul melul Freud’u seyredip uçuyor…
İşte o an Freud,
Aşk cinsellikten öte bir duyguymuş diyor…
***
BURASI ÇOK ÖNEMLİ ?…
Freud,
Yemekte son sözlerini,
ATATÜRK için sıralıyor?…
Hangi dilden,
Hangi dinden,
Hangi topraktan olursan ol,
ATATÜRK’ü “sevmemek” mümkün mü ?
“Aşk,
Duygular ötesi bir sanatsa,
ATATÜRK’te bir insanlık sanatçısıdır” diyor…
Kral,
Neden böyle kesin ve keskin düşünüyorsun diyor ?
Freud,
ATATÜRK esir aldığı komutanlara insanca davrandı…
Esir aldığı bayrakları çiğnemedi, çiğnetmedi…
Esir aldığı halklara saygı duydu…
O,
Sadece toprağını korudu …
Ülkesini ve milletini sevdi, onlar için savaştı…
Tüm insanlığa,
Mazlum milletlere örnek oldu…
Emperyalizme dur dedi…
Çağdaş düzeni kurdu…
Özgürlükleri,
İnançların serbestliğini,
Kadınlara seçme seçilme hakkını,
Bilimi,
Doğanın korunmasını,
Sanatı ön plana çıkardı…
Daha ne yapsaydı,
Biz evrensel bilim insanlarına ?…
Freud,
Böyle sıralıyor düşüncelerini…
***
Şimdi gel de,
ATATÜRK’ü sevme?
Hangi hakla,
Hangi vicdana dayanarak sevmeyeceksin be kardeşim?!
Hele de,
Yüz yıl geriye yüz tutmuş bugünün zihniyetine karşı !…
Türk kanı,
Müslüman kanı taşımayan…
Ama,
İnsanlık kanı taşıyan Freud’a gel de hak verme ?!
Tesbit ettiğim,
Teyit ettirdiğim bu bilgi,
Bu yazım…
Mevcut tarihçilerimize,
Bilim insanlarımıza,
Siyasetçilerimize,
Sanatçılarımıza,
Tüm halkımıza…
Kısaca,
ATATÜRK’ün ekmeğini yiyen herkese KAPAK olsun !….
*İsmet Orhan*
17 Mart 2022.
toplumsal.com.tr
KIRLANGIÇ ——————-
KIRLANGIÇ YUVALARI
Villakent’e ilk taşındığımız yıllarda bahçeyle çok uğraşarak belimi incitmiştim. Epeyce bir süre yatmak zorunda kaldımdı. Bu tatsız durumda güzel bir şey oldu, evimizin balkonunun tavanına yuva yapmış kırlangıç ailesinin yaşantısını izledim. Hatta bir çok olayı videoya almıştım. Ancak sonradan bilgisayarımın harddiski çökünce, ne yazık ki o kayıtlara bir daha ulaşamadım.
Bu dönemde 2 şey öğrendim: Kırlangıçlar yuvadaki iki yavruyu sırayla besliyorlar. Bunu videoları ağır çekimde izleyerek fark etmiştim. Asla sırayı şaşırmıyorlar. İkincisi de, o minik yavrular ihtiyaç duyduklarında arkalarına dönüp yuvanın dışına kaka yapıyorlar. İşte balkonlarda gördüğümüz kirlilik bundandır.
Son olarak da şunu ekliyeyim, ki bu okuma bilgisidir: Kırlangıç yavruları bazen uçmakta tembellik ederler. Çünkü baharda o kadar çok böcek taşır ki anneleri babaları, iyice büyürler ama uçmazlar. Bu nedenle mecbur kalınca kırlangıçlar yuvalarını kırarlar. Böylece yavrular uçmak zorunda kalır.
Katkı yapmak istedim. İyi günler.
PHOKAİA. ————————————
PHOKAİA (FOÇA)
Phokaia Kenti, ion yerleşmelerininen kuzeyde olanı ve Aeol Bölgesi’nde bulunanı idi. Antik yazarlara göre, Atinalı önderlerin idaresinde gelen Phokaialılar, Kyme halkı tarafından verilen yerde ilk yerleşmelerini kurmuşlardır. Phokaia’da bu satırların yazarı tarafından yürütülmüş olan kazılarda ele geçen çok bol sayıdaki gri seramik, Kymeliler gibi bu ilk yerleşenlerin de Aeoller olduğunu kanıtlamıştır. Pausanias’a göre (VII, 3, 8), İonialılar Phokaia’ya sonradan, Teos ile Erythrai’dan gelmiş ve oraya yerleşmişlerdir. Kazılar sırasında ele geçen Protogeometrik seramik, İonialıların Phokaia’da belki de en azından M.Ö. 9. yüzyılın sonundan beri yaşadıklarını göstermektedir. Böylece Phokaia Kenti’nin, bölgeye İonialıların yerleşmesinden hemen sonra bu erken tarihte Panionion’a girmiş oldüğü anlaşılmaktadır.
Phokaialılar denizcilikte ünlü idiler. Büyük gövdeli yük gemileri yerine yüksek hıza erişebilen 50 kürekçili ve 500 yolcu taşıyan tekneleri kullanıyorlardı. Foçalı tüccarlar Mlsır’daki Naukratis ile ion ticaretinin gelişmesine katkıda bulunmuşlar ve Milet’le beraber Çanakkale Boğazı’nın kuzey girişinde Lampsakos’u (Lapseki) ve Karadeniz’de de Amisos’u (Samsun) kurmuşlardır. Oysa Phokaia aslında büyük kolonilerini Batı Akdeniz’de kurmuştur. Bu kentlerin en önemlileri Güney İtalya’da Lucania’nın batı kıyısındaki Elea (Velia),Korsikada Alalia, Fransa’da Massalia (Marseilles) ve İspanya’da Emporion(Ampuria)’dur. Güney Fransa’da Nice (Nicaea-Nizza) ve Antibes (Antipolis)’de Phokaia’nın kolonisi Marseilles tarafından kurulmuştu. Böylece Phokaia, bazı Avrupa kentleri için ana kent oldu. Güney İtalya’da Phokaialılar tarafından kurulan Elea (Velia) kenti, Parmenides ve Zeno gibi düşünürlerle yeni bir felsefe akımı yaratmış ve bu iki önemli düşünürün ders verdiği bir kültür merkezi olmuştur.
Herodotos’un anlattığına göre Phokaia’nın çok güzel bir kent duvarı vardı. Ancak bugün tamamen kaybolmuştur. Perslerden korunmak için inşa edilen duvarı, Phokaialı tüccarların yakın bir dostu olan Andalusia’daki Tartessos’un kralı Argonthonius yaptırmıştır . Bununla beraber M.Ö. 546’da Persler Sardes’i ele geçirdiler ve kısa bir süre içinde, aralarında Phokaia da olmak üzere Batı Anadolu’daki kentlerin çoğunu tahrip ettiler. Herodotos’a göre (1.62) Pers komutanı Harpagos bu kentleri, kent duvarının önüne yığdırdığı toprak tepecikler sayesinde ele geçirmiştir. Kent kuşatılırken ve Perslerin eline geçtikten sonra Phokaialıların çoğu Akdeniz’deki kolonilerine göç etmişlerdir. Ancak bunlardan bazıları sonradamgeriye dönmüşlerdir. Bununla beraber Phokaia’da M.Ö. 6. yüzyılın ilk 290 yarısında yaşanan “altın çağ” artık son bulmuştur. Bu nedenle Phokaialılar 494’deki La-
de Savaşı’na girmek için ancak üç gemi gönderebilmişlerdi. Buna karşın, deniz stratejisindeki büyük ustalıklarından ötürü, bütün Hellen donanmasının komutanlığı Phokaialı Dionysios’a verilmişti.
Rhokaia M.Ö.5. yüzyılda Delos Birliği’nin bir üyesi idi ve iki talent vergi veriyordu; ancak 412’de Phokaia başkaldırdı ve birliği terketti. Hellenistik Dönem’de Phokaia ilk kez seleukoslar, daha sonra da Attaloslar tarafından yönetildi. M.Ö. 132’de Phokaia her ne kadar Romalılara karşı baş kaldıran Aristonikos’la birlik oldu ise de, M.Ö. 6. yüzyılda phokaialılar tarafından kurulan Massalia’nın yardımı ile tahrip edilmekten kurtuldu. Pompeius Phokaia’ya özgürlüğünü verdi. Kent, Erken Hıristiyanlık Dönemi’nde bir piskoposlük merkezi oldu. M.S. 1275’te burada şap çıkaran Cenevizliler, kenti bir kale ile güçlendidiler ve burayı, işlerini yürüttükleri bir üs olarak kullandılar. Akdes Nimet Kurat, Phokaia’nın Batı Anadolu’da Türklerin eline geçen ilk kıyı kentlerinden biri olduğunu belirtmiştir; bununla birlikte kent ancak 1455 yılında kesinlikle Türkler tarafından zaptedilmiştir. Yarımada üzerinde lise binasının arkasındaki cami Fatih Sultan Mehmed dönemine aittir.
Phokaialılar denizci, tüccar ve kolonist olmalarının yanı sıra, piyasada çok aranan elektrondan (altın ve gümüş alaşımı) yapılmış paraları ile de ünlü idiler. Ayrıca Phokaia’nın mor renkli boyası da sözü edilen bir ürün idi. Phokaialı Telephanes, 5. yüzyılda Pers kralları Darius ile Xerxes’in buyruğunda çalışmış ünlü bir heykeltraş idi. Vitruvius’a göre Phokaialı Theodoros, Delphi’deki Tholos konusunda (7. paragraf 1 2) bir kitap yazmıştır ve bundan ötürü de belki onu yapan kişi idi (M.Ö. 4. yüzyılın başı).
Tarih boyunca Phokaia’nın merkezi yarımada üzerinde idi. Bununla beraber Arkaik Dönem’den, M.Ö. 7. yüzyılın sonundan başlayarak, civarını çevreleyen kıyı bölgesi de yerleşmeye sahne olmuştur. Körfezdeki küçük adaların fok balıklarına benzemesinden dolayı bu yerleşmeye ilk sakinleri tarafından Phokaia adı verilmiştir.
Fransız arkeo;oğu Felix Sartiaux, Phokaia’da araştırma yapmış ve 1 913 ile 1920 yılları arasında ilk kazıları yönetmiştir. Bu satırların yazarı da 1951-1955 yılları arasında yaptığı kazılar sırasında, yörenin Arkaik katını (M.ö. 7. ve 6. yüzyıl yerleşmesini) bulmuş- tur.
Foça’da yarımadanın ucundaki kayalık düzlüğün doruğunda, bugün lise ve o zaman ortaokulun yer aldığı alanda, eski zamanlarda bir tapınak bulunuyordu. Kazılar sırasında (1 951-1955 tarihlerinde) ortaokul binası, yarıda kalmış şekli ve terkedilmiş inşaat durumu ile eski bir tapınak kalıntısına benziyordu. Araştırmalarımız sırasında okulun çevresindeki açmalarda çok bol sayıda Arkaik mimari parçaların bulunması bu düşünceyi doğruladı. Böylece bulunan kaide, sütun ve başlık parçaları ile diğer üst yapı kalıntılarının, Xenophon (Hellenica 1 3, 1 ) ve Pausanias (II 31 , 6; VII 5, 4) tarafından belirtilmiş olan Athena Tapınağı’na ait oldukları saptanmış bulunmaktadır. Sözü geçen alanın, yarımadanın en güzel ve en önemli bölgesinde bulunması Batı Anadolu’daki birçok Hellen yerleşmesinde olduğu gibi Phokaia’da da Athena’ya baş tanrı olarak tapınıldığını göstermektedir. Güzel beyaz tufa taşndan (Foça taşından) yapılmış olan tapınak M.ö. 6. yüzyılın ikinci dörtlüğünde inşa edilmiştir ve Persler tarafından tahrip görmesinden sonra aynı yüzyılın sonuna doğru restore edilmiştir. Bulunan mimarlık parçaları İzmir Müzesi’nde k0runmaktadır. Ancak palmet yaprakları ile süslenmiş ve belki de tapınağa ait olan büYük bir başlık, ayrıca birçok sütun ve kaide parçaları bugün okulun bahçesinde durmaktadır. Tek-renk çanak çömlek ile Protogeometrik ve Geometrik seramik, 6. yüzyılın siyah-figürlü Hellen vazo örnekleri ile beraber yarımada üzerinde yapılan sondajlarda bulunmuş olup, bunlar da İzmir Müzesi’nde sergilenmektedir.
Foça’nın 7 km. doğusunda, asfalt yolun kuzeyinde yükselen kaya anıtı, özel olarak belirtilmeye değerdir (Şek. 303).4, 5 metre yükseklikteki bu yapıt, yerli Anadolu geleneği ile ilişkilidir. Anıt bir yapı olarak inşa edilmemiş, tersine Lykia, Lydia ve Frygia’daki mezar anıtları gibi kayadan oyulmuştur. Cephedeki girişin örneğine de hemen civardaki Lydia 291
dikilmiş eserlerinde olan rastlanır. mezara çok Öte benzemektedir. yandan anıt, İran’da Hellen Pasargade’de demokratik anlayışına Kral Kyros yabancı, için (MÖ. “kralla.530) ra özgü” ve İran etkisi gösteren böyle bir anıt M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda Anadolu’da ege. men olan Pers idaresi zamanında yapılmış olmalıdır. Nitekim yakındaki Larisa (Burun _ cuk) kentinde 6. yüzyıldan beri İran Büyük Krallığı kontrolünde tiranlar hüküm SÜrÜyordu. Bu nedenle söz konusu Foça anıtı, M.Ö. 5. ya da 4. yüzyılda çevredeki küçük bir bölgeyi yöneten bir tirana ait olsa gerektir.
Foça’da bulunan ve “Şeytan Hamamı” olarak adlandırılan mezar da kayaya oyulmuştur ve bazı Lydia mezarlarına benzemektedir. Araştırmalarımız sırasında bu mezarda bulunan Hellen seramiği, onun 4. yüzyılın sonunda inşa edilmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Bu tarih yukarıda adı geçen ve İran etkisi gösteren mezar için öne sürdüğümüz tarihlemeyi desteklemektedir. 1 952-1 956 arasında Ekrem Akurgal’ın yaptığı kazılar 1990’dan beri Ömer Özyiğit tarafından sürdürülmektedir.
şek. 303 – Foça (Phokaia) yakınındaki Kaya Mezarı, Pers etkisinde olup Lykia ve Lydia geleneğinde inşa edilmiştir. M. Ö. 4. yüzyıl.
İZMİR
Türkiye’nin bugün en büyük ve en önemli üç kentinden biri olan İzmir, Eski çağların da en önde gelen ticaret, sanat ve kültür merkezlerinden biri idi. İzmir tarihi başlıca üç büyük dönem gösterir. I ) Eski İzmir (M.Ö. 3000-300).2) Hellenistik, Roma ve Bizans Dönemi (M.ö. 300-M.S. 1071 3) Selçuklu ve Osmanlı Dönemieri (M.s. 1071-1923).
AYNISEFA. —————-
ALTAPHARMA AYNISEFA ÇİÇEĞİ ÖZLÜ
YOĞUN BAKIM KREMİ 250mı
Aynısefa çiçeği özleri ile cildiniz için ideal bakım sağlar. Değerli A ve E vitamini içerir. Pürüzlü ve kurumuş cildi tekrar rahatlatır ve yumuşaklığına kavuşturur. Ayrıca dudakların kurumasını ve çatlamasını önle. Özellikle kışın cildin soğuktan korunmasını sağlar. Herhangi bir koruyucu katkı maddesi içermez.
Dermatolojik olarak test edilmiştir EAN 4305615619682 Nem kaybına karşı E vitamini ile koruma sağlar. Kaşıntıyı halifletmeye yardımcı provitamın B5 (panthenol) içerir. Kullanım Şekli: Gün içinde birkaç kez istenilen bölgeye ince bir tabaka şeklinde uygulanır ve cilde nazikçe yedirilir.
———————————
kullanım •mb018j Açıldıktan sonra 12 ay içecisınd6
ALMANYA:11haiatçj Fitma Rossmann Mağazacılbk
N cad Apt, NO. 8116 Kadık6y.lST./
Rossmscş4N CmbH ALMANYA) şıık6tijid68i ithaldir,
PATLICAN SİLKME ———————-
6-8 KİŞİLİK
1 kg patlıcan (veya kabak)
5-6 adet küçük patates
3 adet soğan (yaklaşık 300 gr)
4 adet domates (500 gr)
6-7 diş sarmısak
1 çay bardağı zeytinyağı
1 su bardağı sıcak su
Tuz
1- Patlıcanları sap kısımlarını ve uçlarını kesip kabuklarını 1’er cm’lik şeritler halinde alacalı soyun. Uzunlamasına önce ikiye sonra dörde bölün. Ardından 4-5 cm’lik parçalar halinde doğrayın. Acısını almak için tuzlu suda 10 dakika beklettikten sonra patlıcanları elinizle sıkarak süzün.
2- Soğanları ayıklayıp yıkadıktan sonra yarım ay şeklinde ince doğrayın. Domatesleri soyup küp şeklinde doğrayın. Küçük patatesleri soyup büyüklüklerine göre ikiye veya dörde kesin. Altı-yedi diş sarmısağı soyun.
3- Patlıcanları, patatesleri, bütün haldeki sarmısakları ve doğranmış soğanı yayvan bir tencereye alın. Zeytinyağını ve tuzu ilave ettikten sonra doğranmış domatesi üzerlerine yayın. Patlıcan iyice suyunu çekene kadar orta ateşte pişirin. Üzerine 1 su bardağı sıcak su ekleyin ve kısık ateşte (2-3 dakikada bir silkeleme, yani tencereyi sallama işlemine devam ederek) yaklaşık 25-30 dakika pişirin. Silkmeyi soğuduktan sonra bir miktar tulum peyniriyle birlikte servis yapın.
SİLKME ADI NEREDEN GELİYOR?
Hepsi çiğden konulan malzemeler birlikte pişerken karıştırma işini kaşık ya da kepçeyle yaparsanız sebzeler parçalanabilir. Bu yüzden pişme süresince 2-3 dakikada bir tencereyi hafifçe silkeleyerek içindekilerin olabildiğince altüst olup karışmasını sağlayın.
‘Bu yemeklere verilen “silkme” adı bu karıştırma tarzından gelir. Eğer kabak silkme pişirecekseniz, körpe Girit kabaklarının üst ve alt uçlarını kesip atın.
AYIŞIĞI SONATI – BEETHOVEN ———————-
Do diyez minör Piyano Sonatı No. 14
Ayışığı
Takma ismine bakmayın, bu eser Beethoven’ın kafasında asla Ayışığ Sonatı olmadı. Bestecinin oldukça memnun olduğu isim daha sıkıcı olan On Dördüncü Piyano Sonatı ismiydi. Ancak Alman eleştirmen Ludwig Rellstab, sonatın ünlü açılış bölümünü ayışığının Luzern Gölü boyunca titreşmesine benzetince, eserin bestecisinden bile daha çok yaşayacak bu tasviri yaratmış oldu.
Beethoven birçok bakımdan devrimciydi. Geleneği itelemekten ve klasik müziğin Romantik dönemini sevinçle karşılamaktan, zamanının diğer tüm bestecilerinden daha fazla sorumluydu. Bu eseri, mevcut durumu devam ettirmeyi reddettiğinin başlıca kanıtıdır: O dönem bir sonattan duyulması gerektiğine inanılan geleneksel hızlı-yavaş-hızlı kalıbı Beethoven’a göre değildi. Bunun yerine besteci, o zamana göre oldukça hayret verici bir biçimde, yavaş, hipnotize edici arpejler dizisiyle (arpej, bir akorun notalarının aynı anda çalınması yerine tek tek ayrılıp birbiri ardına çalınmasıdır) açılış yapmayı seçmiştir. Fırtına ve drama kesinlikle gelecektir, ancak gelmeleri ikinci bölümü bulacaktır- zamanın dinleyicilerinin sakin ve düşünceli olmasını bekledikleri bir bölümde yani. Bu da Beethoven’ın tahmin edilebilir olanı tersine çevirip tamamen yeni müzik formları yaratmasının yollarından yalnızca biridir.
Ayışığı (yahut Beethoven’ın tercih ettiği altbaşlıkla “Bir Fantezi Tarzında Yazılmış Sonat”) bestecinin en ünlü ve en çok sevilen solo piyano eseri olmayı bugün de sürdürmektedir.
SEBZELİ TAVUK ÇORBASI ———————
200 gr tavuk göğsü
1/2 çay bardağı kırmızı mercimek
1 orta boy soğan
1 dal pırasa
1 küçük boy kereviz
2 adet kırmızıbiber
2 avuç ıspanak
1 tatlı kaşığı tuz, zerdeçal, karabiber, kırmızıbiber
HAZIRLANIŞI:Tavukgöğsünü kuşbaşı doğrayıp tencerede hafifçe çevirin. Üzerine küp küp doğradığınız soğanı koyup çok hafif kavurun. Ispanak haricindeki sebzeleri küçük küpler halinde doğrayın ve mercimekle beraber tencereye atın. Üzerine 5-6 bardak su ilave edin. Kaynamaya başlar başlamaz ince ince doğradığınız ıspanaklan ilave edin. Tuz ve diğer baharatları da ekleyerek 6-7 dakika daha pişirin.
ERKAN Ayşen ——————————
Dünyaya bir 14 Temmuz günü gözlerini açtı Ay-
şen.
Mevsim Temmuz, tarih 1947, kent İstanbul. Hemen o yumuk yumuk ellerini attı, onu dünyaya getiren ebenin ceplerine. Fındık – fıstık – leblebi dolu avuçlarını açmanın imkanı yok. İşte onun çerez düşkünlüğü böyle başladı, böylesine devam etti.
İzmir Kız Kolejinde geçirdiği tatlı acı anılarını kendine has gülüşüyle hep anlatan Ayşen, popüler müziğe ve en son danslara olan aşırı tutkusu ile de tanınır aramızda Ayşen.
«Bana meyve verin, yemekler sizin olsun» diyen bu iyi yürekli arkadaşımızın manav dükkânları önünden geçerken bakışları çok manidardır.
Saçlarından ve derslerine istediği kadar çalışamadığından da şikâyeti olmasa başkaca hiçbir sıkıntısı olmayacak Ayşen’in.
Sevgili arkadaşımıza bir ömür boyu mutluluklar dileriz;
I. Sizi en çok etkileyen söz ve mısra?
Yaşamak tek bir ağaç gibi tek ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim
2. Para sizce nedir?
Fakirliği zenginliğe ikame eden mübadele aracıdır.
3. Sağ mı, sol mu niçin?
Annemin ikazları ve babamın hoşgörülüğü sayesinde hem sağ, hem sol(solakım da)
4. Hiç kullanmadığınız
Kırmızı giysiler.
5.Maksi mi mini mi?
Her ikisi de mideden hoşlanmadığım için.
6. Sıkışınca ne yaparsınız?
Dua ederim.
7. Hangi arkadaşınıza hayatta en çok neyi dilersiniz?
Elene müşkülpesentlikten kurtulmasını.
Devamlı Adresi
Kurt Mhl. Kubilay Cd. No. 5 Bayındır – İzmir
GERİ KALMIŞ ÜLKELERİN 8 ÖZELLiĞı ———
1. Kitap okuma oram %5’i geçmez.
2. Toplumda düşünme ve sorgulama yoktur.
3. Bilim ve sanatla ilgili haberler göremezsiniz.
4. Dini ve milli duygular suistimal edilir.
5. Yöneticiler zenginleştikçe halk fakirleşir.
6. Okullarda verilen eğitim semboliktir.
7. Sürekli magazin konuşulur.
8. Aptal insanlann kolayca ünlü olduğunu görürsünüz.